Close

Homepage Blog Müziğin Formu, Formun Dili: Füsun Onur

Müziğin Formu, Formun Dili: Füsun Onur

Mekanla kurduğu derin bağ ile eserlerini sezgisel ve ritmik bir düzende kurgulayan, en önemli sanatçılarımızdan Füsun Onur’un sanatsal pratiğini, 2019’de açılan Oda Müziği sergisinin sunduğu pencereden ele alıyoruz.

Müziğin Formu, Formun Dili: Füsun Onur

2019 yılının kasım ayı boyunca Galeri Nev İstanbul’a gelen birçok ziyaretçi, alışık olmadıkları bir manzarayla karşılaştı. Duvarların ve mekânın boşluğuna hayretle bakan gözler, içeride yürüdükçe zeminin bir bölümüne saçılmış küçük nesneleri ancak fark etmeye başlıyordu: Teneke bir kalem kutusundan dökülen boya kalemleri, yazılı ve desenli buruşuk kâğıtlar, kâğıda sarılmış oyuncak sandalye, keman, zarflar içinde sadece rengi görünen kartpostallar ve tüle sarılı minik parfüm şişeleri… Duvarda ise yaklaşmadan görmenin neredeyse imkânsız olduğu, boşluğu (var olmayan fotoğrafları) tutan beyaz çerçeve köşebentleri. 


Mekâna gelişigüzel bir şekilde yayılmış gibi görünen bu sade yerleştirmede aslında her şey planlanmış, bütün sergi sanatçının mekânla kurduğu bağ ve sezgilerinin yönlendirmesiyle detaylıca kurgulanmıştı. Füsun Onur’un kişisel sergisi Oda Müziği’ndeki her bir nesne grubu, sanatçı için aynı müziği tamamlayan farklı enstrümanları temsil ediyordu. Onur, bu nesneleri ritmik bir düzende mekâna yayarken ise çoğu eserinde olduğu gibi, görünme ve sergilenme kaygısından bağımsızlaşarak yeni bir oyun alanı yaratmıştı. 


Sezgi yön veren unsurdur. Sanatçı, kendini sanata teslim ettiği anda süreç içindeki kendi fikirlerinden bihaberdir.–Füsun Onur 


1938 yılında İstanbul’da doğan ve ilk sergisini 50 yıl önce açan sanatçının eserlerinin tamamına yakınının, tam da bu sergideki gibi mekân, zaman ve müzik ilişkisiyle kurgulandığını söylemek mümkün. Henüz sanat ortamının “enstalasyon” kelimesinden habersiz olduğu yıllarda onu çağdaşlarından ayıran ve “istisnai bir olgu”2 olarak tanınmasına yol açan özelliklerinden biri, heykelin sınırlarını genişleten ifade biçimi olmuştur. Güzel Sanatlar Akademisi’nde Heykel Bölümü’nü bitirdikten sonra burs alarak gittiği ABD’de felsefe ve sanat teorisi çalışan sanatçı, İstanbul’a dönmeyi tercih ederek üretimine hem biçimsel hem kavramsal kaygılarla devam eder. Mekân ve boşluğa yoğunlaşarak önce geometrik ve öyküsel nitelikte yerleştirmeler yapan Onur, zaman içinde gündelik hazır nesnelerle çalışmaya başlar. Bunların çoğu kadınların domestik alanıyla ilişkilendirilen inci, tül, saten, örgü şişi, iplik gibi eşyalar olsa da Onur’un onları bağlamlarından tamamen kopardığını belirtmek önemlidir. Sanatçının renk, doku, ağırlık gibi önceliklere göre kullandığı ve her yapıtında farklı bir kurgunun parçası haline gelen bu nesneler, kendi geçmişinden ve kişisel anılarından, işlevlerinden ve toplumsal referanslarından tamamen bağımsızlaşır. 


Sanatçının sınırsız hayal gücü ve kullandığı nesnelerin çeşitliliğinin kaynağı ise, hiç şüphesiz kendi kurduğu ve nadiren dışına çıktığı dünyasında aranmalı. Onur, Kuzguncuk’ta çocukluğundan beri ailesiyle oturduğu yalıda, uzun süredir ablası İlhan ve kedileriyle birlikte yaşıyor. Yıllardır belki yeri bile değişmeyen oyuncaklar, kıyafetler, biblolar, kumaşlar, fotoğraflar, obje ve mobilyalarla iç içe yaşayan sanatçı için bu nesnelerden her biri, her an bir yapıtın parçası olma ihtimalini taşıyor. Ablası İlhan ise, sanatçının ilk yapıtından bugüne kadar tüm işlerini arşivleyen, üretimini belgeleyen “hafızası” olmuş. Öyle ya, birçok söyleşisinde belirttiği gibi İlhan olmasa, Füsun Onur muhtemelen birçok yapıtını sergiledikten sonra ya Boğaz’ın sularına ya da çöplere bırakacakmış. Sonuçta onun için yapıt, zihninde tamamlanana kadar var olur; sorduğu sorular çözüme ulaştıktan sonra heyecanı biter ve o işin malzemesini de kaderine bırakır. 


Füsun Onur’a göre geleneksel resim ve heykel, sabit bir bakışı gerektiren ve eninde sonunda “bakılıp geçilen” biçimlerdir. Oysa yapıt bölümlere ayrılarak mekâna dağıtıldığında onu izleme, yorumlama ve düşünme süresi uzayacak, dolayısıyla hem bedensel hem de zihinsel aktivite daha yoğun olacaktır. Tıpkı bir müziği sevip sevmediğimizi anlamak için onu sonuna kadar dinlememiz gerektiği gibi, Onur’un yerleştirmeleri de uzun bir keşif sürecini gerektirir. Müziğin gizli enerjimizi dışarı çıkardığını düşünen sanatçı, müzik yeteneği olmadığını fark eder ve yerleştirmelerinde kendi deyimiyle “sessiz müzik” yapmaya karar verir. Sinestezik zekâsının bir sonucu olarak müziği tüm duyularıyla algılayan sanatçı, bunu “Müziği duyduğumda ona neredeyse dokunabilirim. Yumuşak veya sert, ağır ya da hafif, aydınlık ya da karanlıktır” sözleriyle ifade eder.3 Onur’un 1990’lardan itibaren yapıtlarının isimlerini de müzik terminolojisinden seçtiği ve yerleştirmelerini adeta birer müzik kompozisyonu gibi kurguladığı görülür; Kadans (1995), Nota (1998), Kapris (1998), Prelüd (2000), Opus I (1999) ve Opus II- Fantasia (2001) bunlardan bazılarıdır. Genellikle büyük söylemlerden, ideolojik veya politik çağrışımlardan uzak, soyut ve içsel bir evrende hayat bulan bu yapıtların satır aralarında elbette içinde yaşanılan dönemin bazı toplumsal ve politik yansımalarını da okumak mümkündür. Sanat hayatında dışarıdan gelen birçok yoruma aldırış etmeyip içinden geldiği şekilde üretmeyi sürdüren Füsun Onur, ancak 1987’de İstanbul Bienali’nin başlaması ve uluslararası bir sanatçı ve küratör grubunun İstanbul’a sürekli gidip gelmesiyle görünürlük kazanmıştır. Onur’un yurt dışında sergiler gerçekleştirmesinde, sanat ortamında uluslararası öneme sahip bir figür olan René Block büyük rol oynar. Avrupa’nın yanı sıra Japonya, Yeni Zelanda ve Moskova Bienal’lerine katılan sanatçı, 65 yıllık tarihinde daha önce Türkiye’den yalnızca üç sanatçıya yer vermiş olan Documenta’nın 2012 edisyonuna davet edilmiştir. Türkiye’deki en kapsamlı sergisi ise, 2014’te Emre Baykal küratörlüğünde Arter’de gerçekleşir. “Füsun Onur: Aynadan İçeri” adlı bu sergi, sanatçının Emre Baykal’la bir yıl boyunca yürüttüğü yakın çalışma süreci sonucunda seçilen kırktan fazla yapıtı bir araya getirmesi ve yapıtların arasındaki sezgisel bağlantıların izini sürmesi açısından dikkat çekicidir.


“Asla arkama bakmam, geçmiş geçmiştir” cümlesi genellikle hiçbir şeyden pişmanlık veya tereddüt duymadan ileriye bakma durumunu çağrıştırsa da Füsun Onur’un sanatsal pratiğinin içten bir ifadesi olarak da yer alır hafızamızda. Ve merak etmeden duramayız: Son olarak Venedik Bienali Türkiye Pavyonu’na seçilen sanatçının sezgileriyle yaratıp geçmişte bırakacağı hangi yapıtlar, bizi belirsiz geleceğimizde umutla beklemektedir? 


Referanslar: 

1 Karş.Lund Sanat Merkezi Kataloğu, Lund, 2003 

2 René Block, Margrit Brehm’in yazdığı ve dizi editörlüğü yaptığı Dikkatli Gözler İçin (Yapı Kredi Yayınları, 2007) kitabının önsözünde, Füsun Onur’un çağdaş Türk sanatında “istisnai bir olgu” olduğunu ifade eder. 3 Margrit Brehm, Dikkatli Gözler İçin (Türkiye’de Güncel Sanat-

3 Dizi Editörü: René Block) Editör: Mine Haydaroğlu, Yapı Kredi Yayınları, 2007 

4 https://www.arter.org.tr/fusun-onur

Yazar: Gizem Gedik

Fotoğraf: Hadiye Cangökçe 

Yazının orijinali Galataport İstanbul Post Dergi’nin 1. sayısında yayımlanmıştır. 

Sign up for our e-newsletter

Send

2021 All Rights Reserved. Galataport Istanbul

Download Galataport İstanbul App from:

2021 All Rights Reserved. Galataport Istanbul